29 Nisan 2009 Çarşamba

İşte Mefaret Aktaş'ın yıllar sonra yazdığı ilk yazı!


Canm Mefaret'imi Mansur kandırmayı başarmış. Mef, Bizibozmaz'da ilk yazısını yazmış. Aynen koyuyoruz. Ve takibe alın diyoruz. NY'a giden ve yıllarca turist gibi takılıp dönünce de sıradan hikayeler anlatan Türk'lere alıştık. Yalandan o restorana gittim, orada bir tane torbacı gördüm ay çok heyecanlıydı diye basın gezilerini macera diye kaktıran yazarlardan bıktıysanız Mefaret'in hikayeleri çok güzel. İşte eski gazeteci, Milliyet'in starı ve yeni NY barmeni Mef'in maceraları...

***

Adım Mefaret Aktaş. Türküm, doğruyum, tembelim ve New York’ta, Harlem’in ortasında bir ‘dive bar’da (Manası mutlaka ileride açıklanacak, sabırlı olun) barmenlik yapıyorum.

2002 yılında, İstanbul’da tam 8 yıl gazetecilik yaptıktan sonra birden etrafımdaki herşey ve herkes üstüme üstüme gelmeye, nefes alamamaya başladım. Milliyet gazetesinde çok güzel bir işim vardı, güzel bir muhitte oturuyor, güzel de para kazanıyordum. Sonra bir anda, önce panik ataklar başladı. Ardından ellerim, ayaklarımı uyuşmaya, sürekli bir endişe hali çökmeye başladı üstüme. Çok fena daraldım, depresyona girdim, Hayatımdan nefret etmeye başladım. En sonunda tebdili mekanda ferahlık vardır hesabi; iki adet bavulumu toplayıp, cebimde 1000- 1500 dolar ile New York’a taşındım.

7 yıldır New York’ta yaşıyorum. Eski kariyer günlerim çoook geride kaldı. Burada birkaç müzik kulübünün yöneticiliğini yaptım, birkaç konser organizasyonunda çalıştım. Şimdi barmenim. Çok ihtişamlı yerlerde de çalıştım ama şu anda aslında gayet de güvenli olan Harlem’in en tehlikeli bloğu olarak bilinen bir blokta bir barda her haftasonu kendi başıma barmenlik yapıyorum. Bir iki kişiyi tekme tokat bardan atmışlığım da var. Her seferinde “Ne zaman AK ile geri dönecek de tarayacak hepimizi bu herif” diye de bekliyorum!

Ama her zaman günü geçirecek kadar para yapıyorum. Çok da mutluyum. New York’un Türkiye’den en büyük farkı haftada üç gün çalışıp, o parayla dört gün yatarak makul ötesi bir hayat yaşayabilmeniz. Evet, krizde bile öyle. Tam da bu yüzden burada hayatımın büyük kısmını saz çalan ağustos böceği gibi ‘partileyerek’ geçirdim. Ve yine tam da bu yüzden anlatacak havalı, komik, ünlülerle ve partilerle dolu çok hikayem var. Ama hiçbiri bende şimdi anlatacağım gayet aşağılayıcı ve utandırıcı hikaye kadar iz bırakmadı. O yüzden, izin verirseniz, karlı bir kış gününde Lower East Side’da dünyalar yakışıklısı Josh Hartnett’le nasıl kesiştiğimize, Talking Heads’den David Byrne’e nasıl sandviç ve Cindy Lauper’a margarita yaptığıma, Viggo Mortensen’in ‘nerdy’ oğlunun babası sayesinde nasıl kız tavladığına, Özcan Deniz’in filminde çalışan patronuma, Brooke Shields’in restoranıma getirip durduğu -o ünlü doğum sonrası depresyonuna girmesine sebep olan- kabus bebelerine, davet edildiğim ‘über VIP’ Soho ’sex, drugs and rock’n'roll’ partilerine girmeden önce çok daha kişisel, ama çok daha eğitici, öğretici bir hikaye anlatmak isterim.

Tam bir New York 101 hikayesi. Üç gün New York’ta kalıp “Ben New Yorker’ım şimdi” diye kafa ütüleyen avanakların da kulağına küpe olsun!

2002 yılında New York’a daha yeni gelmiştim ve burada şansı yaver gidip de sözde “cool” takımla fırsatı bulan her Türk genci gibi kafam bulutlardaydı. Usta bir jonglör zarafeti ile, iki adet yemeyip de yanında yatılası sevgiliyi, şahane bir işi, ve “partilemeyi” gayet güzel çeviriyordum! Gündüzleri uyuyor ya da sevişiyor, geceleri de çalışıyor, sonra yine “partiliyor” ve tabii yine sevişiyordum. O gecelerin birinde 18 - 19 yaşındayken İstanbul’da tanıştığım, simdi Grammy sahibi bir prodüktör olan arkadaşım “Bill” (şimdiden söyleyeyim, ünlüler dışında hayatımdaki insanların isimleri hep “yalan” olacak) aradı, “Giant Step (New York’un en eski bağımsız plak şirketi), Donnie’yi Motown Records’a satıyor. Soho’da bir penthouse’da acayip bir parti var, date’im olur musun?” diye sordu. Yüzyıllardır tanıdığım Bill, yıllar içinde evlenmiş, sonra karısından ve çocuğundan ayrılmış, Lower East Side’da kocaman bir evde iki lezbiyenle yaşıyordu. Adamın hayatının en mutlu günleri olduğunu söyleyemeyeceğim. Beni rahatsız eden bir yapışkanlığı, bir uyuzluğu vardı o günlerde. Belli ki asılacaktı gecenin sonunda ve benim iki sevgilim ve işim arasında onunla uğraşacak vaktim yoktu. Ama “havuz başı, plak şirketi partisi” falan deyince aklım gitti. Müzik yazarlığı var kanımızda ya! “Bizim stüdyoya gel, oradan gideriz.” dedi. “Tamam” dedim.

Telefonu kapar kapamaz paçalarım tutuştu ama. “Ne giyeceğim?” Daha NY’a yeni gelmişim ve ilk “celebrity” partime gidiyorum, e biraz panikledim tabii. Sonunda bir sene önce Akmerkez Diesel’den aldığım benim için “too cool” olan parlak gri pantolonumla, arkasındaki delikleriyle kendimi biraz kertenkele gibi hissettiren siyah Patrizia Pepe bluzumu, dünyanın en cool ve yüksek topuk, kısa boyun botlarıyla eşleştirebildim. Bu arada Türkiye’de bilen pek yok ama Patrizia Pepe, New York’un baba parasıyla geçinen “hesapta karnı aç” artist tayfasının çok gözdesi. Kesin yakında karşınıza çıkar oralarda da. Giyecek bir şey ararken kesin bir kaç kilo vermişimdir ama yine de pantolonun içine girmek zor oldu. Bir rahatsızlık vardı anlayacağınız ama “New York’tayım, Soho’da rooftop havuzbaşı partisine gidiyorum. mutluyum, gururluyum hesabı, pek takmadım.

Bill’in stüdyosunda, o ve ortağı şimdi adını hatırlayamadığım yavşak görünüşlü bir rap’çi ile kayıt yapıyorlardı ama ara verdiler. Neyse, tanıştık falan ama üç herifin suratında sürekli moloz bir sırıtış var. İki lafın arasında sürekli bana bakıp kıkırdıyorlar. Ben de İngilizceme verip arada herhalde bir şey kaçırdım diye, orada çiğ tavuk gibi dikilip iyi niyetli gülümsüyorum. O an kendimi ne kadar zayıf ve yalnız hissettiğimi anlatmam imkansız. Bir süre sonra rapçi olan bir şarkı tutturdu. Su an tek hatırlayabildiğim,

“Oh, that’s right, oh no / fix yourself girl / you got a cameltoe” kısmı.

Üçü de hafiften sallanmaya dans etmeye başladılar. Kısaca, “Kendine çeki düzen ver kızım, ‘cameltoe’n var” diyor şarkı. Ama benim’cameltoe’nun ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

Cameltoe: (Devetırnağı): (İng, argo) Bir kadının, gereğinden sıkı pantolon giymesi ya da pantolonunu çok fazla yukarı çekmesiyle, ön bölgesinde oluşan deve tırnağını andıran gözlere zarar manzara

”Ne oluyor diye?” Bill’e sordum. “Fannypack diye Brooklyn’li bir grup var, ‘Cameltoe’ diye bir şarki ile çok ünlü oldular, onu söyluyor” dedi. Ben saftirik “Haa, tamam o zaman” diyerek kapattım mevzuyu. Çıktık stüdyodan, konu bir daha açılmadı. Fırsatta olmadı zaten. Çünkü Soho’da efsane gibi bir penthouse’da efsane gibi bir partiye gittik. Şöyle ki; evin çatısında orman var, havuz var. Açık hava jakuzisi ve duşları var. Kendi ekosistemi var! Herkes bir dolce vita halinde takılıyor.

Neyse, ertesi günü gazeteci olan sevgilim Adam’la onun Williamsburg’deki evinde oturuyoruz. Bana o gün yaptıkları röportajı anlatıp bir manken kızın fotoğraflarını göstermeye başladı. Arada bir ikisini işaret edip “Şu ‘cameltoe’ya bak, kesin bunları kullanamayız. Utanır insan!” demez mi? ‘Dude!!??’ dedim- nedir bu ‘cameltoe’ biri Allah rızası için söyler mi?” Söylemez olaydı. Anında başımdan kaynar sular dökülüverdi. Ben öyle ‘cool’ olacağım, partilere gideceğim, ünlülerle tanışacağım derken, meğer bizim krolar benim ‘cameltoe’mla dalga geçmişler bir önceki gece! Ondan bana ve benim aşağı bölgeme bakıp gülüyorlarmış sürekli. Ha!

7 sene sonra bugün çok daha ‘bilge’, çok daha olgunum ve çok daha iyi İngilizce konuşuyorum. New York’ta yeni bir dünyayı tüm ayrıntıları ile keşfettim, çok yaşadım, çok eğlendim, çok öğrendim. Ama çok da ağladım. Şu anda yanımda uyuyan İrlandalı sevgilim Jamie tam sızmadan önce “Seni takdir ediyorum, bunca güzel hikayenin arasında, utanç verici olanı seçtin” dedi ama biraz da alınmış bir ifadeyle. Ama benim gözümde en önemli hikayem bu. Ben İngilizceyi o gün öğrendim sayıyorum kendimi.

Diyeceğim odur ki, aklında bulunsun ABD yolcusu Türk genci; atma kendini ‘cool’un kollarina heyecanla! Tetikte ol, akilli ol, ezilme! Bi’ de beni takip et ara sıra, havan değişsin…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder