röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Özel Röportaj: SMV çalarken sahnede neler oluyor? Victor Wooten anlattı...


İki haftadır evde hazırlıkları başlattım. Eski bas gitarımı piyasaya çıkardım. Amfinin yanına koydum. Ayıptır söylemesi mahalleyi inletiyorum. Ama bir sorun, neden? Çünkü efsanelerin konseri var. 8 Temmuz'da (Çarşamba) Açıkhava'dayız. Bas dendi mi akla gelen üç beş büyük müzisyen arasında adı geçen Stanley Clarke, Marcus Miller ve Victor Wooten. Her biri kendi gruplarıyla şahane, ama bir araya geldiklerinde daha da ilginç oluyor. SMV grubun adı. İsimlerinin baş harfleri. Ve üç bas gitarlı bir grup. Peki üç adet bas gitar birlikte ne yapabilir? Konseri nasıl izlemeli? Üçlüyü nasıl takip etmeli? Victor Wooten’a merak ettiğim şeyleri sordum. O da anlattı.

* Üç bas gitar var. Görev dağılımı nasıl? Grupta herkesin farklı yetenekleri var. Yani herkesin yeri ayrı. Marcus genellikle en dipte, şarkının temelinde yer alıyor. Stanley ön plandaki kısımları veriyor. Bense ortalarda bir yerlerdeyim. Ama sahnede çalarken roller zaman zaman değişiyor.
* Tarzlarınız arasındaki farklar neler?
Aslında biz bas gitarın üç farklı kuşağını temsil ediyoruz. Bunu her birimizin çalış tarzından anlayabilirsin. Stanley old school (eski usul) bir müzik anlayışından geliyor. Adamın çaldığı şeyler bas gitarın temel taşları gibi. Marcus bir besteci ve prodüktör gibi bakıyor şarkıya ve öyle çalıyor. Çaldığı her şey cuk oturuyor. Adam müziğin tamamına konsantre olarak çalıyor.
Bense bu ikilinin resmen hastasıyım, hayranıyım. Aralarda ayak uyduruyorum. Yine de bu ikisinin yanında çömez hissediyorum…
* Nasıl başladınız çalmaya?
Dört kardeşimle çalarak büyüdüm. Bası da böyle öğrendim. En büyük abim Regi iki yaşında bası verdi elime ve konu kapandı.
* Turnenin en çok nesi güzel?
İnsanlarla ünlü müzisyen falan değil de normal insanlar gibi tanışıp konuşmak güzel. Bir sürü hikaye dinliyorsun.
* Çalarken en heyecanlı şey ne?
Sağıma bakıyorum Stanley, soluma bakıyorum Marcus. Daha ne olsun?
(Bence de...)

Milliyet'ten...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Müzisyenler cahil mi?


Dahası var: Müzik yazarlığı nereye gidiyor, müzik dergisi okurları sabit fikirli ve muhafazakar mı, şu aralar ne dinliyorum, hangi grubu geç keşfettiğim için pişmanım ve dınınınııın; haftaya hangi gazetede işe başlıyorum? Az sonra...
İnsanın kendi röportajını anonslaması ne değişik bir kafaymış ya...
(Mehmet Tez Moda tesislerinde çalışıyor görünümlü fotoğrafla birlikte üstelik...)

10 Mayıs 2009 Pazar

RÖPORTAJ: Göksel yeni albümünü ve yeni hayatını anlatıyor!


Bugün Sabah gazetesinde yayınlanan röportajı aşağıda bulabilirsiniz. Aslında her zaman yaptığım gibi gazetedeki habere de link verecektim ama yazımı bulmayı BAŞARAMADIM! Ana sayfadaki ekler başlığı tıklanamıyor. Çünkü bu başlık altında bir link bulunmuyor. Gazetenin ana sayfasına link veriyorum. Belki meraklısı uğraşıp bulur. Bu kadar karışık ve anlaşılmaz bir web sayfası yapan gazetemin değerli web ekibine de buradan selam ediyorum.

***

Göksel 70’lerden 12 klasik pop şarkıyı yeniden yorumladığı yeni albümüyle geri döndü. “Başkalarının şarkılarını kendiminkilerden daha iyi söylüyorum” diyor, Bir Orhan Pamuk karakteri gibi, ikinci el kıyafetleri de daha çok sevdiğim gibi…”

Asmalımescit’teki cafelerden birindeyiz. Göksel omletini küçük parçalara ayırıyor. Böyle sıradan bir şey yaparken bile gayet nazik ve anlamlı görünmeyi becerebilen nadir insanlardan. Sanki onu çevreleyen bir ışık halesi var. Kısa süre önce yeni albümünü yayınlamış bir besteci ve yorumcudan ziyade 70’lerde bir film setindeki molada zaman geçiren bir Türk filmi aktrisi gibi. Ya da Masumiyet Müzesi’nde Orhan Pamuk’un keyifle uzun uzun tasfir ettiği genç, güzel ama içten içe hüzünlü kadın karakterlerden biri. Zamanın ve mekanın dışından gelmiş gibi görünüyor ve bu onda çocukluktan gelen bir özellikmiş gibi doğal duruyor. Zira Sabır’la ilk kez ortaya çıktığında da aynı şeyi düşünmüştüm. ‘Doğal retro’ bir kafası var Göksel’in. Şarkılarının düzenlemelerinden, ses tonundan yoruma, giyim kuşama kadar… O yüzden bugün 70’lerden özenle seçilmiş 12 klasik şarkıyla karşımıza çıkması çok da şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan bu kadar zaman bunu yapmamış olması…
“Bu senelerdir her albüm öncesi konuştuğumuz ve sonra ben kendi şarkılarımı söyleyeceğim diyerek son anda vazgeçtiğim bir iş bu. Yani bir anda gözüm karardı ve yapacağım dedim” diyor. Göksel’in bunları anlatırken hayata yeniden başlamış bir hali var. Bunu tahmin etmek kimse için zor olmamalı aslında. Eşi ve tüm müzik kariyerini, ve aslında pek çok kararını da emanet ettiği prodüktör Alper Erinç’le bir süre önce ayrıldılar. Az sonra “bir mentor’un var mı hayatta, kimden fikir alırsın,” diye sorduğumda “Artık yok” diye yanıt vermesi de bundan zaten.
Bir buçuk ay Londra’da kalmış ve dil okuluna gitmiş. “Öğrenci gibi yaşadım ve çok hoşuma gitti. Her şeye baştan başlamak, her şeyi yeniden öğrenmek gibi. Öğrencilik hayatıma geri dönmek gibi. Bütün yaz bisiklete bindim. Bir sürü şarkı da yazdım. Ocak’ta yeni şirketimle anlaşma imzaladım ve dedim ki ben yani albümümü sonbaharda çıkarmak istiyorum. Bu aradaki dönemde de Hindistan’a gitmeyi planlıyordum.” Gülüyor.
İşte o noktada yeni şirketi Avrupa Müzik bir teklif yapmış ona. “Bana dediler ki sen dur, bir yere gitme de bir ara albüm yapalım. Her şeyin eski usul analog olduğu, tamamen istediğin gibi şarkı söyleyebileceğin... Bir yapımcı bunları söyleyince tabii; dedim ki gitmiyorum.”

Yorumculuk senin gibi besteleri de olan bir müzisyene yetebilir mi?
Pek çok insan için bu bir sorun olabilir. Ama ben beş tane albüm yaptım kendi bestelerimden oluşan ve 50 küsür bestem var. Bu konuda bir sıkıntım yok.

Peki mutlu eder mi?
Bu albüm beni başlangıç noktama götürdü. Ben şarkı söyleyerek başladım ve şarkı söylemeye aşıktım. Delice bir tutkuydu. Sonra şarkı yazmaya başladım. Stüdyoya ilk girdiğim andan itibaren de beni üzen şey şuydu: Orada sahnedeki gibi şarkı söyleyemiyordum. Aslında günün şartlarından da kaynaklanıyor bu. Dijital imkanlar artık bir şarkıcının şarkı söylemesine çok fazla imkan tanımıyor. (Bu Türkiye’ye özgü bir durum da olabilir mi acaba?) Bir de kapalı bir kutunun içindesin çok fazla duygu aktaramayabiliyorsun. Benim şarkılarım, baktığımda hep içe dönük şarkılar olmuş. Aralıkları hep dar olmuş. Ben de zaten bağıra bağıra şarkı söylemenin şarkı söylemek olmadığını düşünüyorum. Nedense kendi şarkılarımdansa başkalarının şarkılarını daha iyi yorumluyorum.

Bir şarkıyı alıp ona yeniden hayat vermek çok değişik bir his olmalı...
Ben aslında ikinci el kıyafetleri de çok severim. Bu da onun gibi bir his. Yaşayan bir şey var. Bir de bu Gönül Yazar’ın şarkısını (Mektubu mu buldun mu?) dinledikten sonra bana gelen his şu oldu. Sanki Fikret Şeneş bir mekup yazmış, onu Gönül Yazar bulup okumuş, şimdi de ben buluyorum ve ben okuyorum gibi bir his. O beni çok heyecanlandırdı. Mektup gibi yani.

70’lere karşı özel ilgin var mı?
Belli olmuyor mu? (Üzerindeki kıyafeti gösteren bir hareket yapıyor, önümde duran albüme bir bakış atıyor ve gülüyor.)

Oluyor.
Evet. Her zaman vardı. 2001 yılında “Günün Birinde” ve “Niyet”i söylemiştim. Onlar da 45’lik şarkılarıydı. O dönem bayağı bir nostalji furyası oluşmuştu. O kadar çok insan cover yaptı ki. Ben devam ettirmek istememe rağmen vazgeçmiştim.


Kirli dünyamızın kirli müziği!

Şarkıların yeni halleri özüne sadık bir biçimde kaydedilmiş. Çok fazla değiştirip bozmamışlar. Sanki aynı şarkıları, aynı zaman diliminde ama daha iyi bir teknolojiyle kaydetmişler gibi.

Gerçekten böyle mi?
Şarkıların orijinal hallerini bozmayı sevmiyorum. Benim bu şarkılarda sevdiğim saflık ve temizlik. Yani şarkının akıp gitmesi. Analog ve akustik hissi. O dönem dışnda bir şey yansıtmasını istemedim. Kirli dünyamızın kirli müziğine benzesin istemedim.

Eskiden daha mı saftı her şey sahiden, yoksa 70’lerde büyüdük diye bize mi öyle geliyor? Bu kadar fark var mı?
Var ya, çok var bence. 70’lerde büyümemiş insanlar da bu şarkıları çok beğeniyor çünkü. Biz ne kadar şanslıymışız. Benim çocukluğumun büyük kısmı 70’lerde geçti. 80’lerde de geçti ama 70’lerde bilinçaltma girdi bazı şeyler.

Neler mesela?
Ne bileyim, Suadiye’de oturuyorduk ve denize yürüyerek gidebiliyorduk. Babam müziği çok seven ve Türk Sanat Müziği dinleyen biriydi. Radyo dinlerdi. Radyoyla büyümüş biri ve inanılmaz bir repertuvarı vardır. Şarkı söylemek bana babamdan geçti. İlk albümüm babamın bana aldığı Ajda Pekkan’ın Süperstar albümüydü. Bir kaset. O zaman modern olan şey kasetti. ‘Bu şimdi genç kız oluyor bunu sever’ diye düşünmüş olmalı. 10 yaşındaydım o zaman.

Aslında 70’ler hiç de dertsiz yıllar değil. Saflık var mı ondan da emin değilim. Darbeler, muhtıralar, idamlar, ekonomik kriz, kuyruklar, teröre varan siyasi kamplaşmalar. Bütün bunların dışında bir pop müzik var ve çok da steril.
Ben tatlı bir dönem olarak hatırlıyorum. Eve çok yansımasa da dışarıda ürkütücü bir şeyler olduğunu sezebiliyorduk.

Türk filmi seyreder misin?
Evet çok. Beni tatlı tatlı uyutmuşlar yani, onu mu demek istiyorsun. (Gülüyor)

“Hayır. Aslında hiç alakası yok,” diye yanıtlıyorum. İstediğim o dönemin çocuk gözünden yansımasıyla, gerçeği karşılaştırmak. Yargılamak değil. Bu bir kuşağın içinde bulunduğu bir durum. Çocuklara oturup da siyasi durum hakkında brief verecek halleri yoktu anne babaların. Bizi elbette korumaya çalıştılar. Çaktırmamaya çalıştılar. Belki de bu sayede ayakta kalabildiler. Yapabilenler, becerebilenler, imkanı olanlar böyle yaptı. Kim olsa aynını yapardı.

“80’ler dönemini sevmiyorum,” diyor Göksel. O bir tüketim dönemi. Türk filmleri bizi tatlı tatlı uyuttu belki ama içimizde saf birşeyler kaldı.

Albümdeki şarkılar eskiden de hep dinlediğin şeyler mi?
Evet. Bu şarkıları o zamanlar da severek dinlerdim.

Sözleri de sanki sen yazmışsın gibi…
Evet. Benim kimliğimle örtüştü. Çok laylaylom olmasın… (Gülüyor.) Dinlerken duygulandıran şeyler olsun… Böyleyim ben.

Seçerken başka neye dikkat ettin?
O kadar çok şarkı dinledim ki… Ama Rashit grubundan Orkun Tunç da bana çok yardımcı oldu. Çok faydası oldu. Arşivcilerle beni tanıştırdı. Bir ay boyunca gece gündüz şarkı dinledim ve çoğu da kötüydü. Çok saçma şeyler de yapılmış. O zamanlar şöyle bir moda varmış. Mesela bir şarkı ünlü olmuş, tutmuş ya. Aynı sene bütün popüler kadın şarkıcılar o şarkıyı söylemiş. Defalarca dinliyorsun aynı şarkıyı. Düzenlemeleri bile aynı.

Göksel’in albüm kapağındaki imaj çalışmasına Emel Kurhan yardım etmiş. (Yazbükey’i duymuşsunuzdur.) Göksel’e demiş ki “çok da nostaljik görünmeye çalışma. Zaten senin bir tarzın var, onu öne çıkaralım.” Ve bu doğru bir karar olmuş.
“Fazla makyaj ve fotoshop yapmak istemedik. Emel sen normal bir makyaj yap, üzerine sevdiğin giysilerini al ve Adaya gidip çekelim dedi” diye anlatıyor.

Her ne kadar yarattığı imajın tam tersi gibi görünse de “küçük korunaklı bir dünyada yaşamaktansa dışarı çıkmak daha iyi hissettiriyor,” diyor Göksel. İlişkilerden söz ediyoruz biraz. “İnsan uzun yıllar biriyle birlikte olduğu zaman farklılaşıyor. İki kişinin oluşturduğu yeni bir insan, yeni bir karakter çıkıyor ortaya” diyor, “Sonra bu ilişki bitince yine başa, kendine dönüyorsun.”
Nasıl bir olduğunu hatırlamaya çalışmak gibi. Onun yaptığı da bu. Mentor’un var mı diyorum. Sana fikir veren, belli konularda düşüncelerine başvurduğun biri. “Artık yok,” diyor. Albümü bu kadar özel yapan da galiba bu. Yıllardır ertelediğin bir şeyi yapar ve büyük bir zafer kazanmış gibi hissedersin ya kendini. Onun gibi bir şey.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Thieves Like Us'tan Andy Grier, Hafif Müzik'e anlattı: "Amerikalıyım neticede kusuruma bakma!"

Geçen cumartesi Babylon'da çalan Thieves Like Us ile Seda Pekçelen görüştü. Dans müziği, Berlin'de depresif olmak, Fransızları sıkıcı bulmak, yüksek topuklu kadınlardan etkilenmek, Amerikalı olmanın yan etkileri... Bakın Andy Grier neler anlatıyor.

***


Thieves Like Us ile ilgili internette bilgi bulmanız biraz zor. Varla yok arası bir yerde duruyorlar, müzik sitelerinde röportajlarını, haklarında yazılmış bir albüm veya konser yorumunu nadiren buluyorsunuz. Kendi internet sitelerinden de hayır yok. Pitchfork’ta çıkış albümleri Play Music hakkında bir yazı var ki, albümü dinlemeden okumayın kanımca. Aksi takdirde grubun müziğine karşı önyargılarınız tavan yapabilir, epi topu 5.6 vermişler albüme. Dolayısıyla Thieves Like Us’ın Andy’siyle yaptığımız bu röportaj, grup hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen Türk dinleyicisine güzel kıyak olabilir.

Thieves Like Us’ı konser günü Babylon’daki soundcheck’leri sırasında bastık. Gerçekten soundcheck’ten ölesiye nefret ediyorlar. “Hemen bitse de kurtulsak” havasında olmalarına rağmen saat 20.00’ye kadar cebelleştiler, biz de onları bekledik. Bu arada “Drugs in my Body”yi bir kez ve “Headlong into Night”ı defalarca dinleyip, konsere antreman yapma şansımız oldu. Aldığımız duyumlara göre İstanbul’a Cuma günü gelmişler, Cumartesi günü Anadolu yakasına geçmek istemiş ve Arka Oda’ya gitmişler. Zaten ben rehberlerini telefonla taciz ettiğimde vapurdalardı. Pazar günü dönmek zorundalardı ve Andy bu durumdan hiç memnun değildi. “Keşke vaktimiz olsa da gezsem, çok da yorgunum hiç halim yok” diyordu biz Şehbender civarında kendisine sigara almak için bakkal ararken. Akabinde Pozitif’in ofisine geçtik konuşmak için. Andy sigara üstüne sigara yaktı, kafası da soundcheck’te aldığı alkolün etkisiyle hafif kıyaktı.

Thieves Like Us’ın Play Music adlı bir albümü var. Biraz karanlık ama dans edilebilir bir müzik yapıyorlar. Grubun adı New Order şarkısından ziyade Robert Altman’ın filmiyle alakalı. Factory Records mahsüllerini sevdiklerini söyleseler de grubun ismine bakıp doğrudan New Order muhabbeti yapan gazetecilere kıl oluyorlar.
Albüm öncesinde “Drugs in my Body”, Kitsuné Maison’ların 4 no’lu olanında yer almıştı. İlk albümleri de Fransa’da çıktı zaten (hiçbiri Fransız olmamasına rağmen). Ama gelin görün ki Andy Kitsuné’ye nefret kusuyor. Anlattıkları aşağıda, ama kısaca Kitsuné’ciler “Sizce albüm yapacağız” diye söz verip, sonrasında bunu gerçekleştirmemiş. Bayağı yamuk yapmışlar Thieves Like Us’a yani. Andy, Ed Banger sound’undan da nefret ediyormuş. Fransız elektroniği deyince aklınıza gelenleri unutup, Thieves Like Us’ı öyle dinlemelisiniz yani. Konserin ise eğlence dozu yüksekti ancak sadece 50 dakika civarı sahnede kalmaları memnuniyetsizlik sebebiydi. Buyrun grubun vokali Andy’nin anlattıklarına...

Andy sen Amerikalısın, Pontus ve Björn İsveçli. Ama Berlin’de tanışmışsınız, şimdi de Fransa’da yaşıyorsunuz. Nasıl oldu da yollarınız Berlin’de kesişti?
Berlin’e 2002’de gittim. Öncesinde üç sene boyunca New York’ta yaşadım. New York’tan bıkınca Berlin’e gitmeye karar verdim, çünkü o ara Berlin çok popülerdi. Bir grup kurmak istiyordum, New York’ta pek çok arkadaşımın grubu vardı. Berlin’de Pontus ve Björn ile bir piknikte tanıştık, öyle pek ilginç bir tanışma hikayemiz yok. Önce arkadaştık, 2004 gibi grubu kurmaya karar verdik.

Ne gaza getirdi peki sizi beraber müzik yapmak için?
Çıktığım kızın bir grubu vardı ve korkunç bir gruptu. Berlin’de sürekli konser konser gezerdik ve gerçekten çok kötü gruplarla karşılaşıyordum. Benim takıldığım kızınki de iki kişilik bir elektro grubuydu. Backing track’ler üzerine söylüyorlardı. Berlin aslında ilginç bir yer. Oradan iyi grup pek çıkmıyor. Peaches var ama aslında Kanadalı, Gonzales de öyle. İkisi de aslen Alman değil. Peaches bu arada arkadaşımdır, çok cool biri. Artık ortalıkta çok Peaches kopyası var biliyorsun. Neyse sonuçta Berlin’de berbat gruplar olması bizi gaza getirdi Thieves Like Us’ı kurmak için. Björn ve ben daha önce başka gruplarda hiç çalmamıştık. Pontus ise neredeyse altı yaşından beri enstrüman çalıyor. Birtakım gruplarda davul çalmışlığı var.

Müzik yapmadan önce nasıl geçiniyordun Berlin’de? Myspace’inizde bulaşıkçılık yaptığınız yazıyor.
Evet bulaşıkçılık yaptım. En fenası bir ping pong barında çalışmamdı. Sadece nerd tiplerin geldiği bir yer düşün, çok acayipti. O zamanlar iki ayrı hayat yaşıyor gibiydim. Çünkü New York’a sık sık geri uçmam gerekiyordu para kazanmak için. Sonra Berlin’e dönüyordum. New York’ta çok meşhur bir gece kulübünde çalışıyordum, çok para kazanıyordum, acayip güzel kadınlar vardı. Para yapınca da Berlin’e geri gidiyordum, o iğrenç ping pong barına. Para yok, iğrenç nerd’ler etrafımda...

Berlin macerası travmatik olmuş galiba senin için. Neden illa Berlin’e dönmek için bu kadar kasıyordun?
Kesinlikle travmatikti, evet. Berlin çok popülerdi o dönem, ondan gittim. New York’tan kaçmak istiyordum ve Avrupalı grupları çok dinliyordum. Sene 2002’ydi. Pavement gibi bir müzik yapmak istemiyordum, o ara Amerika’da indie rock çok popülerdi. Vokal stilleri de farklı, çok yukardan söylüyorlar. Ben daha değişik bir şey yapmak istiyordum.

Play Music albümünü Berlin, Viyana, New York, Londra, Rio de Janeiro ve Stockholm gibi çok farklı yerlerde kaydettiniz. Neden böyle oldu?
Nerede yaşayacağımıza karar vermemiz çok zor. Çünkü Pontus ve Björn (İsveçli oldukları için), Amerika’da, ben de Avrupa’da üç aydan fazla kalamıyorum. Ondan gidip gelmek zorundaydık.

Peki bu albüm kaydını yaptığınız şehirler arasında en sevdiğiniz, en ilham verici olanı hangisiydi?
Berlin’di herhalde. Hiç gittin mi Berlin’e? Ben ordayken çok depresftim. Ama orada dinlediğin müzik, şehre o kadar uyuyor ki. Berlin’in çok özel bir ambiyansı var. Çok fazla açık alan, çok fazla ışık var ama pek insan yok. Garip bir yer. Biraz da şizofrenik.

Berlin’deki müzik sahnesi nasıldı o zamanlar? Demin berbattı dedin, o kadar kötü müydü gerçekten?
Berlinliler bir komün hayatı yaşıyor. Birinden bir şey ödünç almak istediğinde mesela çok yardımcı oluyorlar. Birçok müzik grubuyla da arkadaş olmuştum. Bence kendilerine has bir müzik zevkleri var, ne dinlemek istedikleri konusunda çok spesifikler.

Grubun ismiyle, aynı adlı New Order şarkısı arasında bir alaka var mı?
Alt tarafı grup ismi işte, özel bir anlamı yok. Gençlik zamanlarımda dinlerdim New Order ama grubun ismini koymamızda etkili olmadı. Bir kitabın da bir televizyon programının da ismi Thieves Like Us. Robert Altman’ın da Thieves Like Us diye bir filmi var.

“Drugs in my Body” 2007’de Kitsuné Maison’da yer aldı. Kitsuné bir süredir yükselişte olan bir label. Sizi nasıl buldular? EP’nizi mi gönderdiniz?
Sanırım birkaç farklı adam bizden bahsetmiş onlara, bu şekilde oldu.

Peki Kitsuné’nin toplamasında yer almak sizin albüm anlaşması yapmanızı kolaylaştırdı mı?
Kitsuné garip bir şirket. Çok hype ediliyorlar, insanlar Kitsuné’den ne çıksa dinliyor. Toplamada yer almak işimizi kolaylaştırdı, adımız duyuldu çünkü. Sonra Kitsuné bize albüm yapmak istedi. Ama “Bir sene bekleyin” demeye başladılar albümü çıkarmak için. Birlikte çalışılması çok güç bir şirket. Onlarla çalışan insanlar gerçekten çok dikkatli olmalı. Biz çok problem yaşadık. Esas olan şu ki, onların yeni yeni gruplara ihtiyaçları var, o toplamada yer verebilmek ve satabilmek için... Ya ben aslında onları hiç sevmiyorum! Çok kızgınım Kitsuné’ye. Bizim albüm neredeyse bitmişti, mikse gitti. Ve albümü çıkartmak için bizi bir sene beklettiler. Sonra da bizimle konuşmayı kestiler. Kitsuné’nin sahibi de Paris’te yaşıyor benim gibi, bazen karşılaşıyoruz sokakta. Komik oluyor gerçekten.

Fransa menşeli elektronik gruplar hakkında ne düşünüyorsun peki? Hiç mi beğendiğin yok?
Çok sıkıcı. Bence zaten müzik sahnesi genel olarak çok sıkıcı son zamanlarda, sırf Fransa’da değil. Teknolojinin bunda etkisi olabilir. Artık müzik yapmak ve yayınlamak çok ucuz hale geldi. Myspace sayesinde herhangi biri müziğini insanlara ulaştırabiliyor. Bu da iyi bir şey tabii, çünkü arada süper şeyler de çıkabiliyor. Ama çok berbat işler de var gerçekten, çoluk çocuğun yaptığı. Bence insanlar 25-27 yaşından önce iyi müzik yapamaz. Bir şeyler üzerine yazabilecek kadar çok şey yaşamış olmuyorsun 25’ten önce. Ondan o yaşlarda çıkan şeyler çok sığ oluyor. Ben şahsen myspace’te takılıp yeni gruplar keşfetmiyorum. Arkadaşlarım bir şeyler tavsiye ederse bakıyorum. Size Here We Go Magic isminde Brooklyn çıkışlı bir grup tavsiye edebilirim. Çok iyiler. Bu arada “Drugs in my Body” bir club şarkısı biliyorsun, bazı şarkılarımız tam dans-disko tadında. Ama ben Ed Banger Records’tan nefret ediyorum, hiç dinlemem. Hiç bana göre değil. Ed Banger bence kendine has bir tarz.

Peki kliplerden bahedelim biraz da. “Your Heart Feels”ın klibi çok güzel ama aynı zamanda depresif bir öyküsü var. “Drugs in my Body” klibiyle de bağlantılı. Bu kliplerin yaratım aşamasında siz de var mıydınız, nasıl ortaya çıktı hikayeleri?
Christiane F. diye bir Alman filmi var, iki klibin de görüntüleri oradan. Filmi izlemelisin mutlaka. Klip çekmek istiyoruz ama piyasadaki tüm klipler bizce klişelerden ibaret. İstediğimiz gibi bir klip çekebilmek için yeterli paramız yok. Böyle filmlerden görüntüler alıp, bildiğimiz anlamda klasik bir müzik videosu yapmamak sanırım en iyisi.

Vokal tarzını Ian Curtis’e benzetenler var. Çok etkilendiğin biri midir Curtis?
Ben vokalimin Curtis’inkine benzediğini düşünmüyorum. Çok fazla değişik müzikler dinliyorum. Madchester döneminden Section 25’ı çok dinledik, onlar da Factory Records’tan. Veya The Duritti Column. Bu iki grubun da prodüktörü aynıdır zaten ki kendisi (Martin Hannett) Joy Division’ın da prodüktörüdür. Ama Joy Division’ı çok dinlemedim. Vokalimin Curtis’e benzemesine gelince bence bugünlerde herkesin vokal tarzı başka birininkine benziyor. Çünkü insanlar kırk senedir rock müzik icra ediyor, tabii ki benzeyecek birbirine. Binlerce The Rolling Stones gibi tınlayan grup var ortalıkta. Bizde de tabii ki Factory Records’ın etkisi var, New Order’ın da. Zaten ismimizden dolayı da insanların aklına doğrudan New Order geliyor ve bizi bu yüzden eleştiriyorlar. Bu da o kadar saçma ki... Ayrıca vokal tarzım bence Ian Curtis’ten ziyade Blonde Redhead’inkinden etkilenmiştir. Çünkü çok dinlediğim bir gruptur Blonde Redhead.

Peki kimleri dinleyerek büyüdün?
Lisedeyken çok fazla The Cure dinledim. Ve bir dolu shoegaze grubu. Hala da dinlerim bu tarz grupları zaten.

Myspace’nizde etkilendikleriniz bölümünde ‘high heels and lasers’ yazıyor. Ne kastediyorsunuz bununla? ‘Kimlerden etkilendiniz?’ tadında sorularla bir nevi dalga mı geçiyorsunuz bunu diyerek?
Müziğimizde fütüristik veya uzaya ait diyebileceğim bir tat var. Bence bunun sorumlusu synthesizer’lar. Aynı tarz synthesizer’lar Brian Eno’da ve Timbaland’da da var, ki ben Timbaland’ı çok severim. ‘Laser’ olayı da bu science fiction’vari, geleceğe aitmiş gibi tınlayan sound’umuza bir gönderme. İlk dönem Factory Records mahsülü müziklerde de böylesi bir sound vardı. ‘High heels’e gelince, o da sanırım modaya bir gönderme. Şimdi böyle söyleyince akla bilimkurgu gelecek ve moda biraz alakasız durdu. Sana mantıklı geldi mi bari?

Moda biraz garip kaçtı cidden diğer anlattıklarının yanında.
Yani yüksek topuk giyen kadınlardan etkileniyoruz diyelim o zaman.

Pitchfork’taki albüm kritiğinde “Sugar and Song” adlı şarkınız için ‘Spiritualized’ın parçaları kadar depresif bir ayrılık baladı’ denmiş. Katılır mısın bu yoruma? Spiritualized’ın müziğiyle sizinkini ben çok da benzetemiyorum.
Bu çok iyiymiş. Katılıyorum. Hayatımda gittiğim en iyi konserlerden biri Spiritualized’ınkiydi. Sene 1996 olabilir. Spiritualized’ı çok dinlerim. Özellikle ilk üç albümü çok severim. Sonrasında Spacemen 3’yi de dinledim. Ben aslında Sonic Boom denen adamı (Peter Kember) daha çok beğeniyorum, Spiritualized’ın diğer esas adamını yani. Konsere gittiğimde inanılmazdı Boom. Ama şöyle de bir durum var, bu adamların hepsi yaşlandı. Yaşlandıkça albüm yapmanız zorlaşıyor, kendini tekrar ediyorsun, klişelere takılıp kalıyorsun. Spiritualized mükemmeldir ama adam biraz garipleşti artık. Son albüm Songs in A&E’yi de biraz dinledim. Albümün arkasındaki hikayeyi de düşünecek olursan ne kadar acıklı. Jason Pierce çok hastaydı, hastanedeydi. Ondan öncesinde de uyuşturucu bağımlısıydı. Çok dramatik bir öyküsü var. Neyse sonuçta Pitchfork’un yorumu benim için bir iltifat.

Play Music Amerika’da Nisan başında yayınlandı. Amerika’da iyi bir yere gelebileceğinizi düşünüyor musun? Amerika’da başarılı olmak senin için Avrupa’da başarılı olmaktan daha önemli olabilir mi? Amerikalısın sonuçta.
Amerikalılara bizim müziğimiz egzotik gelecektir. “Drugs in my Body” bu arada Urban Outfitters’ın toplama albümünde yer aldı. Amerika’da bayağı bir yayıldı yani şarkı. Amerika’da bir turne organize etmeye çalışıyoruz. New York’ta bir kere çaldık, berbattı. Kimse tanımıyordu bizi o zamanlar. Geçen sene Los Angeles’da çaldık, çok iyiydi. Ticari açıdan düşünecek olursak, tabii ki Amerika’da başarılı olmak önemli. Avrupa’dan çıkıp Amerika’ya açılan gruplar Avrupa’da daha popüler hale gelebiliyor. Ama İtalya’da başarılı olup da Avrupa’nın genelinde çok popüler olmak söz konusu olmayabilir. Çünkü Avrupa çok homojen bir yapıya sahip değil.

Birçok şarkınızı myspace’inize koymuşsunuz. Mp3’lerin grubun geleceğini tehlikeye attığını düşünenlerden değilsiniz sanırım.
Hayır hayır, insanların konserlere gelmesini sağlıyor internet. Konsere gelenlerle konuşuyorum, kimsenin artık albüme para verdiği yok. Nasıl beleşe indirebileceklerini soruyorlar. Bence hiç sorun yok bunda.

Myspace’ten mesaj atan dinleyiciler veya başka gruplar olduğunda cevap yazıyor musunuz?
Evet, birileri bize myspace’ten mesaj attığında cevap veriyoruz. Öyle cevap vermeyecek tarzda büyük bir grup değiliz henüz. O noktaya gelmemiz çok zaman alacak bence. Normal bir grup olmaya çalışıyoruz. Bir de zaten biz de o yaşlardayken birçok grubun ağır hayranıydık. Gidip imza falan isterdik milletten.

Ufukta ne gibi projeler var? Yeni bir video, albüm...?
Yeni bir single’ımız çıkacak 6 Haziran’da. İsmi “Really Like to See You Again”. Play Music albümünde olmayan bir şarkı. Başka yeni şarkılar da olacak single’da ama şarkıların remiksleri olmayacak. Remiks pek yapmıyoruz. Single sonrasında da sene sonuna doğru yeni bir albüm çıkarırız diye umuyorum.

Rio’ya yerleşmek istiyormuşsunuz.
Umarım gerçekleşir ileride. Sanırım yapacağız onu bir ara, oradan oraya savrulmayı çok seviyoruz. Rio çok çılgın bir şehirdir.

İstanbul’da gezip tozacak vaktin oldu mu? Neler yaptınız bugün?
Anadolu yakasına geçtik bugün, takıldık biraz. Güzeldi her şey. Ama o meşhur camiilerinizi gezmedim. İstanbul çok kompleks bir şehir. Adam akıllı gezmem için iki üç ay kalmam lazım burada. İnşallah bir 20 sene daha yaşarım da gelecek fırsatım olur tekrar. Berlin’deyken Türk kültürü hakkında bir şeyler öğrenmiştim. Türk bir arkadaş edinmiştim. New York’ta da Türk bir arkadaşım vardı, hatta benim başka bir arkadaşımla evlendi. Artık burada yaşıyorlar ama arkadaşım şu anda New York’ta. Karısı burada, konsere de geliyor bu gece. Ben aslında biraz Türk tarihi öğrenmek istiyorum. Biraz kafa karıştırıcı bir tarihiniz var, toplumunuz karma ırklardan oluşuyor değil mi? Çok fazla farklı insan buraya göç etmiş olmalı yüzlerce yıl önce. Bayağı okumam lazım sanırım bu konuda, Amerikalıyım neticede kusuruma bakma.
Seda Pekçelen

19 Nisan 2009 Pazar

PAZAR RÖPORTAJI: Huzurlarınızda Manga 2009!




ALBÜM kapağında yeni imajlarıyla çektirdikleri fotoğrafları, hayli özendikleri olgunlaşmış bir müzikleri ve sert şarkı sözleri var. Manga yüzbinler satan ilk albümünden dört yıl sonra Şehr-i Hüzün ile‘yarışmadan çıkan çocuk grubu’ imajını aşma yolunda. Ve bunun hayli riskli bir iş olduğunun farkındalar.

Tepebaşı’ndaki Sony Müzik ofisinin toplantı odasında karşımda üç kişi var. Ben not defterime, onlar bana bakıyor. Manga üyeleri Yağmur Sarıgül, Özgür Can Öney ve Ferman Akgül. İlk kez karşılaşıyoruz ve sanırım biraz gerginler. İlk sorularımda bir savunma halindeler. Sonra açılıyorlar. Yüzbinlerce satan bir ilk albüme, binlerce kilometre, 4o’tan fazla şehir ve birkaç ülkeyi kapsayan dev bir turneye ve ilk albümden bu yana dört yıl geçmiş olmasına rağmen hala inanılmaz bir popülariteye sahipler. Buna rağmen ‘uzak’ bir imajları var. Şarkılarını dinlediniz, radyolarda duydunuz, televizyonda kliplerini izlediniz, denk geldiyse konserlerine gittiniz ama onları birer “ünlü” olarak ortalıkta görmediniz.
Peki bunca zaman neler oldu? Neden inanılmaz başarılı bir çıkış yapan Manga ikinci albüm için dört yıl bekledi?
Ferman nedense her zaman böyleymiş hissi veren ‘düşünceli ve hafif dertli’ haliyle bir sigara yakıyor ve konuşmaya başlıyor. Kornalar, bağırışmalar ve ezandan oluşan tipik bir İstanbul fonu üzerine hafif duraksayarak “Acele etmek istemedik” diyor, “bu albümü çok önemsedik galiba.” “İlk albümden sonra bir şekilde sorumluluk hissettik,” diye sözü alıyor davulcu Özgür. Bunu önümüzdeki bir saat içinde sıkça yapacak. Grubun ‘yabancılarla’ konuşmaya en meraklı üyesi o. Ve çoğu zaman sorduğum sorular karşısında birkaç saniye düşünen ve yanıt vermeye hazırlanan Ferman’ın ya da Yağmur’un yerine söze girecek. Kimsenin yadırgamadığı bir şekilde… “Albümün ardından çok hareketli bir dönem geçirdik,” diye devam ediyor, “İki yılımız konserlerle geçti. Sonra ayrı evlere çıktık. O dönem bayağı uzun sürdü. Ve bu arada beste yapacak pek ortam da olmadı.”

Şehr-i Hüzün’deki 11 şarkıyı ilk albümden bu yana geçen dört yıllık dönemin daha çok son iki yılında yapmışlar. Ama bazılarının çıkış noktası 2002’ye kadar gidiyormuş. Albümün miks, prodüksiyon ve düzenleme aşaması da tahminlerinden uzun sürmüş. Ömer Hayyam ve Karacaoğlan’dan sözler var. Cartel’de yer alan Karakan’ın artık belli ortamlarda efsane olmuş şarkısı Evdeki Ses’i burada grubun iki üyesinden biri olan Alper Ağa ile söylüyorlar.
Manga’nın bu işe özendiği belli. Albüm çok iyi kaydedilmiş. Ama hepsi bu değil. Ferman’ın deyişiyle gerek Türk motiflerini, gerek elektronik öğeleri, gerek sözleri kullanımları açısından daha “kararlı”lar. Bu doğru kelime. Çünkü gerçekten ne yapmak istediğini bilen bir albüm olmuş bu. Mastering’i, ki bir albümün son haline gelmeden geçirdiği en önemli ve son aşamadır, Ted Jensen yapmış. Metallica’nın son albümü Death Magnetic dahil çok albümde imzası var. Albüm kapağı Londra’da çekilmiş. Promo fotoğraflar da öyle. Hepsinde İstanbul’da yaşayan fotoğrafçı ve yönetmen Charles Richards’ın imzası var. Onun objektifinden de hayli farklı ve büyümüş görünüyorlar. Ve belli ki hayli geniş bir ekip onların ikinci albümde en sağlam şekilde yla devam etmesi için emek vermiş.

İki albüm arasında bir ‘olgunluk’ farkı var mı?
Ferman: Var. Bu albümde müzik büyüdü ve gelişti. Bazı şeylere bakış açımız da öyle.

Ne gibi mesela? (Albüm çıktığında 25’lerindeydiler. Şimdi 30…)
Özgür: Çok şey değişti. 42 il gördük. Benim babam emekli bakanlık müfettişi, o bile bu kadar dolaşmadı. Doğusuyla batısıyla tüm Türkiye’ye çalmak, orada farklı bir elektrik görmek, farklı bir Türkiye görmek. Bunlar değiştiriyor. Bir anda uçaklar turneler… Tabii hiç aklında olmayan şeyleri yaşıyorsun ve düşünmek zorunda kalıyorsun. İnsanlar nasıl yaşıyor, ne yapıyor, ne düşünüyor? Beş yıl böyle geçti.

Yağmur: Dünyada olan biteni anlamak için metropolde yaşamanız gerekmiyor. Hatta metropol perdeliyor birçok şeyi. Orada gerçek bütün çıplaklığıyla ortada.

Yadırganmadınız mı hiç?
Özgür: Hiç... Ne bize karşı ters bir tavır gördük, ne de bizim zaten snobe eden bir tavrımız, duruşumuz oldu.
Ferman: Anadolu’daki insanlar daha açık fikirli. Orada değil burada yadırganıyorsun.

Bu albümde sözlerinizin tonu çok sert. Mesela “Sessizlik Sona Erdi”de birine cevap veriyorsunuz. Kim o?
Ferman: Sessiz kaldığımız durumlar oldu. Ona bir yanıt.

Ne konuda sessiz kaldınız?
Özgür: Şarkı anlatıyor aslında. Ankara’dan İstanbul’a gelen bir gruptuk. O dönem iyi eleştiriler yanında hiç beklemediğimiz tepkiler aldık. Olumsuz olanlar da var. Yabancı gruplarla kıyasladılar. Biz kulağımızı tıkadık… Aslında artık öğrendik bunlara takılmamayı ama söylemesek de içimizde kalacaktı.

“Çocukların ilgisini çekmek tercihimiz değildi, ama buna saygı duyduk!”

Manga önce çocuklar ve ergenler arasında çok popüler oldu. Ama geçen zamanda bu kitle yaşça büyüdü ve acaba hala Manga’yı sevmeye ve dinlemeye devam edecekler mi? Yoksa çocukluk heveslerini geride bırakıp çoktan yeni denizlere yelken mi açtılar? Manga’nın bu kitleyi yakalamak için değişmesi gerekiyor.
“Evet gerekiyor” diyor Yağmur. Grubun gitaristi, kurucusu ve aynı zamanda albümün de Haluk Kurosman ile birlikte prodüktörü, “Zaten değişiyor da. Biz kendimizi arka plana itmiştik ilk albümde. Maskotumuz vardı. Albüm kapağında resimlerimiz yoktu. Klibimiz de bir animasyon klipti. Bu daha çok çocukların ilgisini çekti. Aslında bizim önceden düşündüğümüz bir şey değildi. Ama biz buna saygı duyduk. Şunu düşündük; müziği zaten en fazla severek ve tutkuyla dinlediğin yaşlar onlar. Posterini duvarına asıyorsun, yeni albümünü bekliyorsun. Liseden sonra artık bir vurdumduymazlık, bir kanıkasmışlık oluyor. Bizi sahiplenenleri biz de sahiplendik. Şimdi artık müziğimizi biliyorlar ve artık geri planda durmamıza gerek yok. Müzikteki olgunlaşmamız da bu albüme yansıyor.”

Bu değişim size riskli gelmiyor mu bir yandan da?
Yağmur: Bazı albümler zamanla anlaşılır. Bu da öyle bir albüm. İlk seferde hemen anlaşılabileceğini sanmıyorum. Kendi içinde yarattığınız tabuları yıkmak bile önemli bir adım ve bu aynı zamanda risk almak demek. Albüm kapağında bizim fotoğraflarımızın olması bile bizim için çok yeni. Bir risk… Ama şimdi müziğimizi öne çıkarıyoruz.

Peki ama bu albümden çıkan ilk single’ınız Dünyanın Sonuna Doğmuşum, sizi meşhur eden dört yıl önceki Bir Kadın Çizeceksin’e çok fazla benziyor. Bütün bu değişimi simgeleyen bir şarkıyla çıkmayı neden düşünmediniz?

Ferman: Tempolu bir şarkıyla çıkmak istedik. Evdeki Ses de vardı ama bir ‘cover’ ile çıkmayı düşünmedik.

O sırada Dünyanın Sonuna Doğmuşum’un klibinin montajlanmış hali geliyor ve birikte izliyoruz. Klipte Vedat Özdemiroğlu oynuyor. Televizyonlardaki reality şovları ve yarışma programlarını eleştiriyorlar.

Neyi eleştiriyorsunuz tam olarak? Yeni bir bakış açısı var mı burada? Dünyanın her yerinde bu tip programlar var ve bunları izleyenler de var.
Ferman: Türkiye’deki programlar yeteri kadar eleştirilmiyor. Benim kafamdaki fikir biraz şuydu. Eline bir pankart alıp mesela “savaşa hayır” demek tamam. Savaşa hayır peki, ama onu oluşturan ve o ortamın beraberinde getirdiği bir sürü başka şeye de karşı durmamız lazım. Yoksa eleştiri eksik kalıyor. Kimse “yeter artık ya nedir bu saçmalık” demiyor yüksek sesle. Savaşa hayır bir trend oldu. Kaçış noktası oldu. Tamam ben bunu söyledim görevimi yaptım. Bu değil. Tamam savaşa hayır da yani televizyonu, interneti hepsi üzerimize geliyor. Biz durup “n’oluyor yahu” diye tepki gösterip bağıracağımız yerde gülerek izliyoruz bir sürü şeyi.

Özgür: Televizyondaki yarışma kültürünün normal vatandaş üzerindeki etkisi dahi başlı başına bir klip konusu. Ama şarkıda daha geniş bir eleştiri var. Artık her şeyin markalaşması, markaların hayatı ele geçirmesi…

Ama siz de bir yarışmadan çıkarak ünlendiniz…
Yağmur: O temelinde bir beste yarışmasıydı ve diğerlerinden çok farklıydı. Aslında biz ikinci olduk. Ama bir şekilde dikkat çektik. Albüm yapmamız ise çok zor oldu. Bestemiz azdı, imkanımız yoktu. Biz yarışmanın ardından barlarda çaldık, bayağı uğraşıp yol kat ettik ve bir yere geldik. Ben bir yarışmanın tek başına insanı bir yere getirebileceğine inanmıyorum. Popstar yarışmalarını ise genel olarak travmatik buluyorum. Bir şişirmedir gidiyor. Faydadan çok zarar veriyorlar.

Albümdeki sözler genel olarak çok sert. Neden?
Ferman: Çok yaşanmışlıklar var. İçten yazılmış sözler. Ondandır…

Karacaoğlan ve Ömer Hayyam’dan sözler var…
Ferman: Ben kişisel olarak şunu öğrendim. Senden önce yaşamış insanların senin üzerine düşündüğün konular hakkında söylediği çok güzel sözler var. Karacaoğlan, Hayyam… Ya da mesela Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’a nasıl bakmış. Orhan Pamuk nasıl bakmış. Bunları bilmek önemli bir şey söylemeden önce.

Albümdeki muhtelif şarkıların sözlerini okuyunca zihninizde oluşan bir İstanbul imgelemi var. Albümün adı da Şehr-i Hüzün. Ankara’dan gelen bir grubun gözünden İstanbul gibi bir durum…

İstanbullu musunuz Ankaralı mı?
Ferman: İstanbulluyuz.

İstanbul’a ne zaman geldiniz?
Özgür: 2004’te taşındık. İlk Sing Your Song zamanı (2002) gelmiştik.

Ama artık İstanbullusunuz…
Özgür: Evet.

İstanbul’u nasıl görüyorsunuz?
Yağmur: Tezatların buluştuğu bir yer. Albümü alıp baktığımızda da tezatları bir araya getirdiğimizi düşünüyorum. Sultanahmet’in önünden metro geçiyor mesela. 400 yıllık bir yapı ama önünden metro geçiyor. Ya da Levent’te gökdelenler var, Beşiktaş’a iniyorsunuz daha tarihi bir yere giriyosunuz… Bu kadar tezatı potasında eriten başka bir yer yoktur. Göçün getirdiği bir çarpıklık var. Modernlik var. Biz Ankara’dan gelen insanlar olarak belki bunun daha çok farkındayız. Burada herkes, kafası önünde yuvarlanıp gidiyor ve kimse görmüyor. Biz Ankara’dan, daha sakin bir ortamdan gelen insanlar olarak bunu daha iyi görüyoruz. Şaşırabiliyoruz. Şaşırıyorsanız zaten hala sanatınız için ve sizin için umut vardır.

“Manga’yla turneye çıkmak gibi”

Albümün bir de DVD’li versiyonu var. Burada Manga’nın kuruluşu ve yaşadıklarnın anlatıldığı bir belgesel bulunuyor. Marmara Üniversitesi, Sinema - Televizyon’da öğrenci olan Ferman tarafından hazırlanmış. Ve grubun geçtiği aşamaları her anlamda gözler önüne seriyor.

Belgesele nasıl karar verdiniz?
Ferman: Fikir benden çıktı. Ben zaten hep ilgileniyordum görüntü alma, bu şekilde bir şeyler anlatma işiyle. Kurulduğumuz günden görüntüler var burada. Ben sonra iyice abarttım ve bayağı bir görüntü biriktirdim. Sonra eğitimini alınca daha da heveslendim. Her şeyden önce kendim için yapmaya başladım bunu. Ankara’dan İstanbul’a gelen bir grubun hikayesi olarak düşündüm. Bu izlenmeli diye düşünüyorum.

Neden üçüncü bir göze vermeyi düşünmediniz bu görevi? Objektif olabiliyor musun kendin ve grubun hakkında?
Ferman: Olabiliyorum.

Nasıl?
Kafamda kurgu vardı ve ben onu başkasına anlatamazdım. Ben iki sene önce bile başında ve sonunda ne olacağını biliyordum. 120 saatlik görüntüyü 150 dakikaya indirdik.

Yağmur: Bizimle birlikte turnede dolaşıyor gibi oluyorsunuz. Yani biz prodüksiyonlu bir şeyden ziyade birbirimizi anlattık ve samimi bir şey olsun istedik. Başkası bizim gözümüzden anlatamazdı. Biz kendi gözümüzden kendimizi anlattık.

Ferman: Benim tek beklentim şu; eğer birkaç kişiye ilham verebilirse bu, benim için en büyük geri dönüşü olacaktır belgeselin. Hala bir sürü grup var Anadolu’da ve bu onlar için bir ilham kaynağı olabilir.


ŞARKILARDAN SEÇMELER

Hayat Bu
Tuluyhan Uğurlu piyano çalıyor. Bu zaten İstanbul Kanatlarımın Altında filminin de tema müziği. Soundtrack’e geç bir katkı gibi.
Ferman: Biz o melodiyi çok seviyoruz. Kullanmak istiyorduk. Dinlettik kendisine ve o da beğenmiş. Bir de bu şarkı bize göre İstanbul’un geldiği durumu anlatıyor.


Evdeki Ses
Özgür: Cartel’i çok seviyorduk çocukken. Grup kurulduktan sonra ilk çaldığımız cover’lardan biriydi. Daha sonra Alper abiyle tanıştık. Ve sonra da diğer üyelerle. Müzik bir yana ben onlarla tanıştığım için çok mutlu oldum.
Yağmur: Her konudan konuşabileceğiniz gayet donanımlı insanlar. Klasik rapçilere dair tüm klişeleri unutun yani.

Birlikte bir şeyler yapacaksınız diye duymuştuk.
Evet bir proje var. Bakalım inşallah ileride yapacağız.

Dünyanın Sonuna Doğmuşum
Ferman: Umarım insanlar Dünyanın Sonuna Doğmuşum’da ne demek istediğimizi anlarlar.

Anlamayabiliyorlar ama bazen. Ve bunun için onları suçlamamalısınız.
Ferman: Evet tabii. Herkes kendi deneyimleriyle okuyor sözleri ve ona göre bir his geliştiriyor.
Yağmur: Güzel olan da bu galiba zaten.
(Şarknın sözleri üzerine fazla konuşmak istemiyorlar.)

Her Aşk Ölümü Tadacak
Aşk şarkılarında Zincirlikuyu dönemi?
(Gülüyorlar) Ferman: Ölüme bakış açısına bağlı aslında. Olması gereken bir şey ölüm.

Genç değil misiniz daha bunun muhasebesini yapmak için?
Yağmur: Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz ki. Bir de yani “ölüceeeez” değil yani. Günlük hayatta canınızı sıkan şeyler, ölümü düşününce bir anda anlamsız kaçıyor. Ölümü düşünmek negatif bir şey değil yani. Ölümün farkında olunca hayat daha renkli ve güzel geçirilebilir.
Mehmet Tez


Bu röportaj 17 Nisan Cumartesi günü Sabah gazetesinde yayınlanmıştır.

12 Nisan 2009 Pazar

Teoman röportajının tam metni!

Geçen Perşembe Teoman'ın evine konuk oldum. Yeni albümüyle ilgili sohbet ettik, arada bolca da geyik yapıp hayattan, müzik ve sinemadan bahsettik. Beraber Kemancı'da çaldığımız eski Beyoğlu günleri ile ilgili geyikler bende kalsın, o ayrı bir yazı konusu. Bugün Sabah'ta yayınlanan röportajın uzun şöyle değerli Hafif Müzik okurları...

***

Teoman'la intihar, fahişeler, kadınlar, erkekler, yalanlar, müzik, sinema, şiir ve değişmesi gereken hayat tarzları hakkında...

Cihangir’deki başkentinde, açık mutfağının açıldığı salonun üzerinden boğazın tüm detaylarını görebildiği dairesinde köfte yapıyor Teoman. “İster misin” diye soruyor. Kahveyi tercih ediyorum. Teoman usulü köfte yapmak için bir adet ekmek ve köfte gerekiyor. Ve elbette böyle bir de eviniz ve onunki gibi bir kariyeriniz olmalı. Yoksa öğleden sonra yeni uyanmış, 42 yaşında bir bekar erkek olarak köfte yaparken çok çaresiz görünebilirsiniz. Onun hayatında cool olmakla sefil olmak arasındaki çizgi çok ince ve o da bunu farkında.
Ama Teoman, insanların hakkında ne düşündüğüne takılan biri değil. Aksine eleştirilmeyi seviyor. Yaptıklarını tartışabileceği insan sayısının çok az olduğunu düşündürüyor insana. Az sonra “Bir jenerasyon olarak varolmak isterdim,” dediğinde bu durum daha da belirgin olacak. Albümlerini (hakikaten) acımasızca eleştiren yorumlar yazmış biri olarak bu bana şu anda teselli niyetine bulunmaz bir fırsat. Kahvemi yudumluyor, basında çıkan röportajlarından ve resimlerinden aşina olduğum salona geçiyor, sanki daha önce buraya gelmiş gibi rahatça deri koltuklardan birine kuruluyorum.

İnsanlık Halleri onun sekizinci stüdyo albümü. 2005’teki Renkli Rüyalar Oteli’nden bu yana kendi deyimiyle “çok da emek harcamadığı” iki albüm çıkardı. Biri Bülent Ortaçgil ile yaptığı konser albümü, diğeri Söz Müzik adı altında onun şarkılarına yapılan cover’lar…
Burada 11 yeni şarkı var. Çoğunun söz ve müziği kendine ait. Ahmet Erhan, Elif Şafak, Müge Emirgil de söz yazmış. Bir şarkının bestesi Barlas’a ait. “Elif’le önceden tanışıyorduk,” diye anlatıyor, “Benim Sinan Çetin vasıtasıyla girdiğim bir grup vardı. Bir tür arkadaş grubu ama iyi fikirler çıkıyor. İnsanlar birbirine pas veriyor. Elif’le orada tanıştım ben. ‘Ben sana şarkı sözü yazayım mı’ dedi. ‘Tamam’ dedim ben. Ama bana herkes söyler öyle. Edebiyatçı takımından falan da. Ama ilk kez Elif, ikinci defa söyledi. Hemen üç dört tane söz gönderdi. İçlerinden Uçurtmalar’ı seçtim.”
Teoman Elif Şafak’ın tarznı çok beğeniyor. “Hakikaten Elif’in kelimelerle arası gayet iyi. Bana göre dikti şarkıyı. Uzun bir şarkıydı, sadece müziğe uydurmak için bazı yerleri değiştirdim. Bunu balad yapayım dedim. Bir cello ve piyanoyla kaydettim.”
Uçurtmalar, ‘en sevdiği renk mor olan kadın’ diye başlıyor... Can yakmayı seven ama yaralı bir kadın…
Ahmet Erhan ile ilişkisi ise daha eskiye dayanıyor. “O albümünde, Oğul diye bir şiiri vardı. Aşık olmuştum ona da ve kullanmıştm. Sonra tanıştık birbirimizi çok sevdik. Kitaplarını okuyordum gene. Canım ondan bir şeyler yapmak istedi. Ruhu bana çok uyuyor. Bunu birkaç şiirden edit yaparak yazdım.” Sevişirdik Bazen, sevginin öldüğüne inanmak istemeyen biriyle ilgili. Bu Teoman olabilir mi? Anlayacağız…

Arabaşlık***
“Her şeyi bırakıp gideyim’ dedim. Olmadı”

Sehpanın üzerinde bir Yusuf Atılgan kitabı duruyor. Arkada Bob Dylan’ın günlükleri, yerde 70’lerden bir Dual pikap, geniş bir sunta platform üzerinde bol minderli geniş bir sedir ortamı. Sehpanın üzerindeki defterde Çoban Yıldızı isimli şarkısına çekeceği klibin story board’unu gösteriyor. Defterin sayfalarına kimi yerlerde çizgi roman kareleri gibi sahneler çizmiş. Kimi yerlerde de Corto Maltese’den kesilip özenle yapıştırılmış karelerle anlatılan bir hikaye var. Fransız şarkıcı Calogero’nun bu şarkısını MCM kanalında duymuş. İlk dinleyişte kendine uygun olduğunu anlamış. Hemen melodisi için izin almış. Kendi yazdığı sözler ise savaşta bir askeri anlatıyor. “Bize filmlerde savaşlar anlatılırken herkes canla başla ve çok cesur bir şekilde savaşırken gösteriliyor. Halbuki öyle değil. Herkes ödü patlayarak savaşıyor. Ben bunu anlatan bir klip yapıyorum. Hem anlaşılsın, klip bu duyguyu versin istiyorum, hem de çok gündelik meselelere dair olmasın.”

Albümdeki şarkıların büyük kısmı, Teoman’ın önceki pek çok şarkısı gibi ilişkiler ve kadınlar üzerine. Genellikle yalnız bir adamın iç dünyası anlatılıyor. Bir görmüş geçirmişlik havası da var.

Yaşlanmakla barışık mısın?
“Benim asıl derdim yaşlanamamak. Yani daha olgun bi’ herif olup hayat tarzını değiştirmek gerekiyor. Ama 20 yaşında nasılsam aynı şeyleri istiyorum. Aynı hazzı vermiyor tabii. Sen de kendinden biliyorsun. Yeni bir albüm dinleyince heyecanlanıyor musun? ‘Vay’ diyorsundur belki iş icabı ama… Benim aynı şeyi tekrar etmekle ilgili bir derdim var.”

Denedin mi peki değiştirmeyi?
Bir ara dedim her şey bırakayım gideyim. Bütün bu kariyer falan meselelerini. Tek başıma olmuyor işte. Şimdi eş dost uzaklarda bir yerlerde tarla marla bir şeyler alsak belki olur. Dostlarımla olmayı seviyorum çünkü. Arkadaşlarım olsun etrafta gülelim eğlenelim. Hiçbir şeyin tadı çıkmıyor tek başına.”

Yalnız Kalpler Sütunu’nda adam eve gelince kapıyı biri açsın istiyor. Bu hayali kuruyor. Yıllar önce sen bana “biz o çoluk çocuk işlerine girmeyeceğiz bak görürsün o işler bize göre değil” demiştin. 15 yıl olmuştur. Fikrin değişti mi?
Birisi olsun isterim. Şöyle düşünüyorum. Hayatta en mutlu olduğum anlar neydi benim? Ve en mutsuz olduğum anlar? Aşık olduğum zamanlarda sevgilimle geçirdiğim zamanlar. Onunla ayrılıp salya sümük olduğum zamanlar da en mutsuz zamanlar. Demek ki bir aşka ihtiyacım var. Ama… Hayat şartları (gülüyor).

Bu şarkıyı yazdığında internet yok muydu? Çünkü artık yalnız kalpler internette kavuşuyor. İnternet aslında bundan ibaret neredeyse…
Ben internet pek bilmediğimden… Yalnız kalpler sütununu eskiden okurdum ve çok da hüzünlü bulurdum. İsim olarak da çok hoşuma gidiyordu.

Yalnız uyuyan, yalnız yiyen bu adam üstüne üstlük intihara da meyilli… Bu sözler tam olarak seni mi anlatıyor?
Benim intihara meğilli olduğum zamanlar hiç olmadı. Hayatı sevmediğim zamanlar oldu ama o şekilde olmadı. Ama intihar özel ilgi alanımdır.

Neden?
Yani ne oluyor da o noktada adam fişi çekebiliyor? Buna çok yaklaşan insanlar biliyorum. O noktada gerçekten ne olduğunu merak ediyorum. Ve genelde intihar edenler de hep iyi şeyler yazmış çizmişlerdir. Eşimiz dostumuz da intihar ettiği için (Yavuz Çetin’den söz ediyor) ben çok düşündüm bunları zamanında. Anlıyorum aslında intihar edenleri ya… Yavuz yapınca çok üzüldüm ben. Küfür de etmişimdir. Ama anlıyorum da çocuğu.


“Kadınlara yalan söylerim, onları mutlu etmek için”

Şarkı sözlerinde bu albümde sen sevginin aşkın ihtimalini seviyorsun da yaşamaya gelince yoruluyorsun gibi bir hal var.
Ben sevgili olunca ne yapılacağını bilmiyorum ki. Unuttum herhalde.

E senin ‘kadınları en iyi anlayan insan’ imajın yok mu Allah aşkına…
Ya ben onlara bayılıyorum. Ama bir yerden sonra geliştiremiyorum.

Anlıyorsun ama anlaşamıyorsun…
Ben aslında ikili ilişkileri tam anlamıyla kuramıyorum. Yani eş dostla bile. Kadınlarla aram iyidir. Arkadaşlarımın çoğu kadındır benim. Kadınlar der ya gururlanarak ‘benim arkadaşlarımın çoğu erkek’ diye. Benimki de kadınlar. Gerçek dostlarım yani. Ama bir yerden sonra tam halledemiyorum. Bir de yıllar geçince şöyle bir şey oluyor. Herkes ölüp gidiyor. Çok sevdiğim insanları kaybediyorum. Ben isterdim ki tüm arkadaşlarım etrafta olsunlar. Yavuz’lar falan hepsi yanımda olsun. Böyle tam bir jenerasyon olarak varolmak isterdim.

Varolduğunu düşünmüyor musun?
Tam değil. Daha büyük bir grup, daha eğlenceli bir hayat olabilirdi. Yurtdışına baktığında mesela 1965 yılında dünyada bir yerde bir şeyler oluyor. İnsanlar bir araya gelip bir kültür yaratıyorlar. Bizde öyle şeyler olmuyor.

Neden?
Bilmiyorum. Ben hep yapmaya çalıştım gerçi. Şairlerle, edebiyatçılarla hep bir ilişki bir bağlantı kurmak istedim. Sadece müzisyenler değil yani. Mesela Rock’n Coke’ta da bir tane çadırda gelip şiirlerini okusalar. Orada mesela düşünsene, küçük bir şiir çadırı olsa. Oraya Murathan Mungan çıksa, Küçük İskender çıksa…

Hep aşk ve ilişkiler üzerine yazıyorsun. Ama beceremiyorsun da…
Benim şarkılarım aşkla ilgili ama hep aşk başarısızlığıyla ilgili aslında. Bir de acayip tutkuluyumdur. Kırk yılda bir olurum ama bir aşık oldum mu da sekiz sene falan sürer benimki.

Kadınlardan ne öğrendin?
Erkeklerden bir bok öğrenmedim. Benim etrafımda büyürken tek erkek karakterler Zagor ve Mister No’ydu. Bir de Elvis Presley hayranıydım. Şöyle düşün; bu evde iki tane kadın dolaşsa benim için dert değil. Ama iki herif dolaştığı zaman rahatsız oluyorum.

Kadınları tanıyorum diyebilir misin?
Annemlerden teyzemlerden yola çıkarak nasıl yılışacağımı iyi bilirim (gülüyor). Nasıl özür dileyeceğimi de bilirim. Olayı nasıl geçiştireceğimi de... Erkeklerle kurduğun ilişkilerde olmuyor öyle. Onlarla dan dun bir ilişki kuruyorum…

Mavi Kuş ile Küçük Kız şarkısındaki tam olarak sen misin? Kafan nal gibi, sarhoşken daha gerçeksin ve yalancısın… Üstelik kadına bir de ‘bana inan’ diyorsun…
Benim o. Genellikle ilişki kurmayı istiyorum ama olmuyor. Kafam iyiyken ama, sanki olabilirmiş gibi geliyor. Gerçekten. ‘Sanki becerebilirmişim gibi’ şarkısı o.

Peki yalancı mısın?
Jack Nicholson’ın bir lafını çok seviyorum. Polise ve sevgiline söylediğin yalanlar sayılmaz. Beyaz olmayanları da söyledim. Ama erkeklere söylemem. Kadınlara söylerim, onları mutlu etmek için. Ve kendimi kurtarmak için.

Sadakat konusunda pek iddialı değilim diyor şarkı...
Pek iddiam yok hakikaten (gülüyor). Benim içselleştiremediğim bir konu bu.

E insanlık bu sorunun yanıtını hala arıyor zaten, normaldir.
Ben daha soruya bile gelememişim. Benim derdim o.

Burada bir erkeğin geçirebileceği ortalama süreyi çoktan aşmış bulunuyorum. Gitmeliyim. Teoman ıssız ada gibi. Denizin ortasında ekonomik ve sosyal açıdan kendine yetebilen coğrafi ve siyasi bir kara parçası. Ama aslında ıssız adadan daha eğlenceli. Kendi felsefesi, yazılı olmasa da teamülleri çoktan oluşmuş bir anayasası var. Cihangir ve Nişantaşı’nda temsilcilikleri bulunan özerk bir cumhuriyet. Ve bir tavsiye: Vize başvurusu yapma niyetindeyseniz kadın olsanız iyi olur.

“Kürdistan dediği anda kurtulacağız!”

Oy verdin mi son seçimlerde?
Oy vermiyorum. Yerel seçim ilgimi çekmiyor. Genel’de de kime oy vereceğimden emin değilim. Ama şu andaki durumdan çok da memnuniyetsiz değilim. Ergenekon işi hoşuma gidiyor. Veli Küçük içerideyse, Kemal Kerinçsiz içerideyse bu hoş bir şey. Bugün mesela Recep Tayyip Erdoğan ‘1 Mayıs’ın tatil olması için talimat verdim’ dedi. Yani bu kadarmış bu iş demek ki. Yok Abdullah Gül Kürdistan dedi mi demedi mi? Yani o kadar komik şeyler oluyor ki. Dediği anda kurtulacağız zaten.

Geleceğe dair ne düşünüyorsun?
Bizim çok partili sisteme geçişimiz zaten dünyada çok partili demokrasi rejimini temsil eden Amerika’nın savaşı kazanmasıyla oldu. Moda oydu. Şimdi de Obama moda. Ve buna uyacak tüm dünya… Çok da iyi olacak. Kıbrıs, Ermenistan, Kürt sorunu, bunlar hallolsun. Sanki hallolacak gibi de geliyor. Umut geldi bana.

“Fahişeler özel ilgi alanım!”

Fahişelerin sanatta mühim yeri vardır. Senin de Fahişe isminde bir şarkın var albümde…
Onlar da benim özel ilgi alanımdır. Severim onları. Kalben travestileri, fahişeleri severim. Ayrıca da ezilenleri seviyorum ben. Fahişelerle yatamam ama onlarla muhabbet etmeyi seviyorum. Benim namus kavramımın içinde vücut olmadığı için fahişeleri namussuz olarak görmüyorum. O yüzden gayet normal bir şekilde konuşabiliyorum onlarla. Çok tasvip edilmeyen ve aslında kendilerinin de çok istemediği bir tarzda yaşıyorlar. Şevkat duyuyorum onlara.

“1.5 milyon seyirci çekecek film yapmam. Midem kaldırmaz!”

Bir fim çektin kimse beğenmedi. Çoğu insan izlediği en kötü şey diye bahsediyor Balans ve Manevra’dan. Sinemadan ne öğrendin?
Çok şey öğrendim. Şimdi sinemaya ihanet gibi bir film çekmek istiyorum. İstenmeyen Tüyler (Teoman’ın sıradaki film projesi) yine sinema sınırları içinde olacak. Anti sinema değil yani. Fakat bir tane Balans ve Manevra’dan daha da sinemaya karşı bir film istiyorum.

Neden?
Benim sevdiğim filmler hep 60’lardaki deneysel filmler. Fransız filmleri… Yapan normal filmleri yapıyor zaten gayet güzel. Ben neden o tarafa gideyim? Edebiyatla ilgili bir şey yapmak istiyorum. 1.5 milyon seyici çekecek film yapamam. Yapsam da midem kaldırmaz. Ben daha az seyirciyle batmayacak film yapmak istiyorum.

Mentor’un var mı hayatta?
Hayır. Çünkü birine o şekilde sorduğunda alt – üst ilişkisi doğuyor ve ben onu sevmiyorum. O pozisyonu sevmiyorum. Ama arkadaşça sorduğum insanlar oluyor. Çok beğendiğim insanlara soruyorum. İstenmeyen Tüyler’i Zeki Demirkubuz’a sordum mesela.

Ne dedi?
(Gülüyor) “Çek abi” dedi. Ben filmlerin yüzde 90’ından kusuyorum Türk filmlerinin de yüzde 98’inden. Ve benim kustuğum film hakkında eleştirmen harika diye yazınca ister istemez tüm film camiasına, sinemacısıyla, eleştirmeniyle bir tepki oluşuyor bende. Dizilere bile bak. CSI Miami mesela. O uyduruk dizide bile görüntüler ne kadar özenli. Işıklar, gölgeler. Türk dizisini aç, sanki dönercidesin, florasan ışığında çekmişler. Hiçbir inandırıcılığı yok. Türkiye’deki sanat yönemenliğinden nefret ediyorum.

30 Mart 2009 Pazartesi

Duman ile yapılan en kapsamlı röportaj!


Pazar günü Sabah alanlar, Pazar ekinde manşet olan Duman röportajını gördüler. Geçen hafta Salı günü grupla yaptığımız sohbetten oluşan yazıyı gazeteyi çeşitli nedenlerden görmeyenler vardır düşüncesiyle Hafif Müzik'te de yayınlıyoruz. Gazeteyi görmek isteyenler yazının sonundaki linkten Sabah'a gidebilirler.

***

‘Kodu mu oturtan’ şarkılar

İrlanda’da bir çiftlik evi kiralayıp yeşil kırlara karşı 20 şarkı kaydettiler. Dört yılın ardından çifte albümle geri döndüler. Kadınlar, adamlar, neşeler, endişeler, öfke, insan olmak, sarhoş olmak, hayvan olmak üzerine balyoz gibi şarkılarla...
YAZI MEHMET TEZ

Beyoğlu, Tünel’de bir apartmandayız. Karşıda Üsküdar, aşağıda Tophane sırtlarının tüm çarpık çurpuk, kara kuru çehresinin net bir şekilde seçilebildiği güneşli, harika bir gün. Elimde ince belli bardak, önümde notlarım, karşımda Duman var. Kaan Tangöze, Batuhan Mutlugil, Ari Barokas. Ve Cengiz Baysal. Aslında artık “ve” demeyeceğiz. Çünkü cazseverlerin yakından tanıdığı, Türkiye’nin en iyi davulcularından ve müzisyenlerinden Cengiz Baysal davulculuktan grubun dördüncü üyeliğine terfi etmiş durumda. Uzun yıllar gruba stüdyo ve konserlerde davul çaldıktan sonra şimdi iki şarkının söz ve müziğine imza atmış ve albüm kitapçığında gayet afili bir de fotoğrafı bulunuyor. Tüm bunları kendisine hatırlatırken sessiz, mutlu ve şaşkın: “Aslında ben uzun zamandır çalışıyorum grupla. Ve ‘sadece davulcuyum, çalar giderim’ gibi de olmuyordu. Birlikte zaman geçiriyorduk. Bu doğal bir sonuç oldu.”

Kaan çok mutlu, heyecanlı ve hayat dolu görünüyor. Bu yeni albüm ona yaramış. Çoğunlukla zor konuşan, anlatmaktan hoşlanmayan biri olarak espriler patlatıyor, kahkahayı basıyor. Kayıtlar sırasında “Sarhoş”u pek beğenen ve her çaldığında coşan İrlandalı elemandan, geçen yıl Memphis’te katıldıkları festivale hikayeler, anekdotlar. Aretha Franklin ve Lou Reed ile aynı sahnede çalmışlar. Kalabalık hiç Türkçe bilmese de ikinci şarkıda hemen sallanmaya başlamış. Kaan’ın ne dediğini anlamasalar da ne demek istediğini anlamış olmalılar. Neil Young’ı seyretmişler ve ondan çok etkilenmişler.

Batuhan sakin, sessiz ve bir yandan orada değilmiş gibi kayıtsız görünürken dikkatle dinliyor ve ortaya atılan bir soruda hemen devreye giriyor. Bu albümde dört şarkısı (“Balık”ı dinleyin) ve pek çok harika gitar solosu var.

Ari, bacak bacak üzerine atmış çok ağır ve sakin bir şekilde konuşarak bazen lafa giriyor, bazen de Kaan ya da Batuhan’a dönerek “öyle değil mi” tarzında bakışlar atıyor. Albümün can alıcı şarkılarından bazıları (“Hayvan””Senin Marşın”) ona ait.

Acaba ezberleyebilecekler mi?

Duman’ın son albümü “Seni Kendime Sakladım” çıkalı dört yıl olmuş. Bu Türkiye için bir asır demek. Ve bu bir asırda onlar da pek çok sınavdan geçtiler. Ortalarda pek gözükmedikleri bir dönemin ardından askere gittiler, dönüşte uzun bir konser serisi yaptılar. Derken yeni bestelerini derlediler ve son olarak İrlanda’da bir çiftlik evi kiralayıp yeşil kırlara karşı 20 şarkı kaydettiler. Bu çalışmanın sonucu 18 Mart’ta piyasaya çıkan yeni çifte albüm: Duman I ve Duman II.
Neden İrlanda’ya gittiklerini anlatıyor Kaan. “Asker dönüşü eldeki parçaları toparlayalım dedik. Sakin bir ortamda kayda girmek istiyorduk. Araştırmalara başladık. New York’ta Seattle’da olsun bir sürü stüdyo bulundu. İrlanda baştan beri aklımıza yatmıştı. Resimlerini gördüğümüzde çok beğenmiştik. Şehir dışında yemyeşil bir yer. Orada izole bir şekilde çalıştık. Zaten ihtiyacımız olan şey de buydu…”
Bu çifte albüm Duman’ın hiç şüphesiz en iyi eseri. Tüm albümleri içinde bir olgunluk dönemi başyapıtı. Askerlik, uzun süren kayıt dönemi, İrlanda, Cengiz Baysal’ın varlığı, aşklar meşkler, özel meseleler… Hepsi ya da hiçbiri, ne derseniz deyin, Duman’a yaramış. Müziğe yaramış. Kriz ve memleket meseleleri bile...
Neden aynı pakette değil de ayrı ayrı ayrı iki albüm çıkardıklarını merak ediyorum. Zira iki bağımsız albüm değil Duman I ve II. İkincisinde şarkı numarası 11’den devam ediyor. O halde neden aynı pakette değil da ayrı ayrı?
“Neden olmasın?” diye lafa giriyor Kaan, “Tabii ki bir ‘double’ albüm bu. Guns N’ Roses’ın Use Your Illusion I ve II diye iki albümü vardır mesela aynı anda çıkan… Bunu da onun gibi düşün. Çok parçamız vardı. Çok uzun bir süre geçti son albümden bu yana. Sende o parça var, bende o parça var derken 18-19 en sonunda 20 şarkıda karar kıldık.”
Onu anladım da neden tek bir paket değil de ayrı ayrı satılan iki albüm?
“Ha tamam” diyor, “O şunu sağlıyor. İkisi bir arada yüksek bir fiyat olacak ve satın alması zor. Tek tek olduğu zaman almak daha kolay. İkisini birden alamasa da birini alır en azından.”
Tek tek dinlenebilecek albümler mi bunlar peki? “Hepsinin kendi içinde bir anlamı var elbet.”
İki farklı albüm için özel bir şarkı seçimi yaptınız mı?
“Eşit bir dağılım yapmaya çalıştık” diye araya giriyor Batuhan, “Şu albümde bu tip şarkılar, diğerinde şöyle şarkılar gibi bir ayırıma gitmedik.”

Duman her zamankinden daha diri, daha sözünü sakınmaz, daha umursamaz, daha özgüvenli bu albümde. Bu adamları ilk tanıdığımda, 2001’de ilk albümün ardından uzunca bir süre geçmişti ve sıkıntılı bir dönem geçiriyorlardı. “Ne bekliyorsunuz” diye sormuştum. “Gittiğimiz her şehirde bizi dinlemeye 200 kişi gelse yeter” demişlerdi, “başka bir şey beklemiyoruz.” Şu an çok daha fazlasına sahipler. Gittikleri her şehirde binlerce, onbinlerce dinleyiciye çalıyorlar. Bir Duman konserinde yer bulmak bile neredeyse imkansız. İnsanlar onları görmek için birbirini çiğniyor. Konserde tüm şarkılar ayin gibi hep bir ağızdan söyleniyor ve tüm bu enerji onları sahnede ve stüdyoda Türkiye’nin en “ne yaptığını bilen” grubu yapıyor. Ve en kendinden emin grubu… Bugün para, şöhret her şeye sahipler ama beklentileri ilk baştakinden farklı değil. Görüşmemizin hemen ardından provaya gidecekler ve yeni kurulan bir grup gibi heyecanlı olduklarını görebiliyorum. 2008 Eylül’den bu yana ilk konserlerini 5 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde verecekler. Kaan çok heyecanlı. “Bakalım” diyor, “yeni şarkıları ezberleyebilecekler mi o zamana kadar…” Kaan’ın, Duman cemaatinin şarkıları seveceğinden zaten hiç kuşkusu yok da, acaba ezberleyebilecekler mi?

“Lem Yelid ve Löp Yutar!”

Bence ezberleyecekler. Çünkü bu albümdeki sözler akılda kalmayacak gibi değil. “Paranoya” diye bir şarkı var, tekerleme gibi. Şarkıda Kaan sürekli eli, kolu, kuyruğu, boynuzu olan ‘birileri’nden bahsediyor. “Ortada birileri var, orda da birileri var…” Adeta bir Hasan Karacadağ korkusu. “Sen hiç paranoyak olmadın mı?” diye soruyor Kaan. “Paranoya neyse o şarkıda o işte.”
Bu albümde ilişkiler, kadınlar, adamlar, dertler, neşeler, endişeler, öfke, huzur, insan olmak, sarhoş olmak, hayvan olmak, kendini fazla önemsememek üzerine (“Of” favorim) 20 şarkı var.
Karakteri oturmuş, sözleri oturmuş, melodileri oturmuş, ‘kodu mu oturtan’ şarkılar… Duman’dan başkası çalsa söylese bu kadar hoşumuza gitmeyecek şarkılar…
Uzun gitar soloları, enstrümental bölümler. Artık popüler müzikte kimsenin rağbet etmediği şeyler bunlar, ama Duman yapınca oluyor.
“Bunları planlamıyoruz.” Diyor Kaan. “Prodüktör de biz olduğumuz için istediğimiz gibi yapıyoruz, düzenliyoruz.”
Prodüktöre ihtiyaç duymuyorlar mı?
“Hayır. Tüm aranjmanlar, her şey bize ait. Kendimiz karar veriyoruz.”
Peki kıstasları ne?
“Enerjiyi bozmamak.”

Eskiden beri sözünü sakınmayan bir grup Duman. Ama bu albümde daha fazla eleştiri var sanki. Mesela “Rezil” diye bir şarkı var. “Ortada bir dergah var/Devrilir başın yarar/Arkasında tezgah var/Lem yelid ve löp yutar.”
Kaan “Sözler zaten açık” diyor. “Dini suistimal edip bunun üzerinden kendine menfaat sağlayanlar varsa... İşte bu da onları anlatıyor.”

Ortada bir yanlış var/Yanlış yapan yanar/Arkasında sandık var/Değmesin akıncılar… Bu seçimle mi ilgili?
“Arkasında her zaman sandık olmuyor mu zaten? Hepsi sandıktan çıkmıyor mu? Ben bu şarkıyı yazarken geniş zamanlı düşündüm. Herhangi bir parti ya da kişiyi hedef almadım. Burada bir suistimal görüyorum. Ve tarih boyunca olmuş bir şey. Bugüne has değil.”
“Hayvan”, “İyi De Bana Ne”; bu şarkılar kriz döneminde mi yazıldı?
“Biz hep krizde değil miyiz zaten? Hep aynı politik çıkmazlar içinde değil miyiz?”
2001 krizinin ardından da Duman’la konuşmuştuk. İlk albümleri kült olmuş ama ikinci albümleri bir türlü çıkmak bilmemişti. Grup pek de iyi bir durumda değildi. Sezen Aksu’nun “Beni Yak”ını daha söylememişlerdi ve Duman gerçek patlamasını henüz yapmamıştı. Belki de bu patlamayı 2001 krizine ve peşisıra gelen döneme borçlular.
“Aslında kriz herkesi nasıl etkiliyorsa bizi de öyle etkiliyor” diyor Kaan. Daha çok çalabilecekken daha az çalıyorsun. Daha çok alabilecekken daha az alıyorsun. Toplumsal bir olay yani, kimse yakasını kurtaramıyor.

Gelecek konusunda ne düşünüyorlar peki?
“Herkes karamsar. Ama karamsar olmak işe yaramaz. İyi olacak diye bakacağız ve geçmesini bekleyeceğiz. Onu da yaşayacağız yani başka çaresi yok. Beraber daha iyiye, daha güzele…”
Kaan zaman zaman çok klişe laflar ediyor. Ama bunu yaparken gülümsüyor ve bu da söylediği şeyde hafif bir anlam kayması yaratabiliyor. Yorum sizindir.

Zavallı Duman kadını!

Albümde elbette bütün şarkılar memleket meseleleri hakkında değil. Duman her zamanki gibi insanları en zayıf noktalarından yakalıyor: İlişkiler. “Kadınlarla ilgili yazdıklarınızı size okumak isterim” diyorum. Önümde farklı şarkılardan seçme sözler var.
“Şimdi” diyorum. “Anladığım kadarıyla ortada bir kadın var. Bazen sizi anlıyor, bazen anlamıyor. Kimseyi tanımamış oluyorsunuz ondan daha güzel. Kalbinizi yarıyor içine acayip bir tohum ekiyor. Peşinden koşuyorsunuz, ama bazen ona “amma da boşsun” diyorsunuz. Ağınıza takılmasını istiyorsunuz, tadına bakmak istiyorsunuz. Elleri ellerinize, saçları saçlarınıza karışsın istiyorsunuz, “bir sen olsan” diyorsunuz. Onun için ölüyorsunuz. Sonra bu aşk sizi yoruyor. ‘Şu geçen kimin yari’ oluyor… Bir yaramazlık, çapkınlık… Kadını mahvettiniz, bitirdiniz, manyak yaptınız…”
Kahkahalar patlıyor. Herkes önüne bakıyor ama net bir yanıt yok.
Bu kadın çok yoruluyor gibi geldi bana. Hepsini altalta yazınca çok acayip bir şey çıkıyor. İlişkiler hep böyle acayip mi demek istiyorsunuz?
“Hepsi aslında ilişkinin farklı zamanlarında, farklı ruh hallerinde yazılmış şeyler” diye Batuhan lafa giriyor. “Bir gün sinirli kalkıyorsun, diğer gün iyi hissediyorsun. İnsanın değişik ruh halleri oluyor.” Ari sadece bakmakla yetiniyor. Cengiz sıkıldı. Kaan klişe patlatıyor: “Artık sözleri ve şarkıları dinleyenler yorumlayacak. Onlar nasıl anlarsa öyle…” Yine aynı gülümseme…


Duman I ve Duman II’den seçme sözler


Kaçan balık misali/Şu giden kimin yari/Takıl ağıma canım/Tadına bakacağım
(Balık)

Kalbimi çaldı/Ortasından yardı/Bir tohum ekti/Çok farklı
(Vals)

Elleri ellerime/Gözleri gözlerime/Saçları saçlarıma/Karışa bir sen olsan
(Elleri ellerime)

İyisin hoşsun bir yokuşsun/Harbiden bayağı bir boşsun/Şarkıya türküye lanet olsun/Anlayamadın ya
(Dibine Kadar)

Bekler benimle, bir ömür geçer/Seni kandırdım kandırmasam
(Sevdim Desem)

Yaralar derin/Seneler kadar/açılın geri… Geceler benim/Geceler bana/Unutun beni
(Helal Olsun)

Ellerimde kan dilimden akar/Kime ne bana ne/Bu aşk beni yorar
(Bu Aşk Beni Yorar)

Başka çaremiz mi var nerde/Hala bir ümit mi var bekle/Sol yanım feryat eder dinle/Söyle bu kaçıncı ettiğin tövbe
(Tövbe)

İşte kalem işte kurşun/Böyle biter senin marşın/Bestelenirken ben oradaydım, artık siz paylaşın
(Senin Marşın)

Hepimiz bir hayvanız/İnsan olmak kavgamız
(Hayvan)

Sanma sakın özelsin, Tanrılara bedelsin/Toprak olur gidersin
(Of)

Onlar üzer ben üzülmem/Elimde olsa hiç düşünmem/Ölümlü dünya derde girmem/Sevince boğsa da değişmem/Hayale daldım hiç gerilmem/Harcandım harman kaldım/Gündüz soldum akşam açtım
(Sarhoş)

***

Yazının gazetedeki hali ve sayfa düzenini görmek için tıklayınız.